İtalya bir turistin ilk gitmesi gereken durak olarak biliniyor. Bu yıl sömestr tatilinde eşimle birlikte ani bir karar vererek birkaç hafta içerisinde plan ve programı yaptık ve İtalya’ya yola çıktık. Rotamız Vatikan, Roma, ve Venedik şeklindeydi. Daha önceki gezilerimde yapmadığım bir şeyi yaparak gezi notları yazmaya karar verdim. Bunu yaparken herkesin fotoğrafını çektiği Kolezyum, Panteon, Trevi gibi meşhur yerlerdense, daha kıyıda köşede kalmış yerler, küçük detaylar ve kültürel özellikleri kayıt altına almak istedim. Klasik bir İtalya gezi rehberi olmasındansa bambaşka bir anı ve seyehat yazısı olsun istedim. Dolayısıyla okurken ve fotoğrafları incelerken İtalya’nın en görkemli ve meşhur yapılarını beklememenizi dilerim.

İtalya’ya gittiğimiz ilk gün Roma’da kalacağımız yere valizlerimizi bırakarak Vatikan’a doğru yola koyulduk. Vatikan, Roma’nın içerisindeki bağımsız bir ülke. Hıristiyanlık inancı için oldukça önemli olan bu yerde bulunan müze ise muhteşem. Vatikan Müzesini gezerken şu hissiyata kapılıyorsunuz. Burada yalnızca sanat eserleri yok; mekan kendisi bir sanat eseri. Görkemli.

Vatikan müzesinin saymakla, gezmekle bitmez eserlerine ağzımız açık bakarken küçük bir Hz. İsa heykeli dikkatimizi çekti. Işıklandırması o kadar güzeldi ki üzerindeki tüm detayları net bir şekilde görebiliyor, duvardaki gölgesine hayranlıkla bakıyorduk. Işık öyle bir açıyla düşüyordu ki duvardaki gölge sanki bu heykele ait değilmiş gibi bir izlenim oluşturuyordu.

Roma’nın hemen her köşesinde martılarla karşılaştık; her ne kadar alışkın olduğumuz bir tür olsa da onlarla yaşadığımız esprili anlar kaydetmeye değerdi. Turistlerin onlara yaklaşımı da dikkat çekiciydi.

Roma’nın sokaklarında çeşitli sokak sanatçılarıyla karşılaştık, ve çoğunun Türkiye’dekilerden farklı olduğunu söylemek mümkün. Gezimiz boyunca en beğendiğimiz sokak sanatçısı ise betondan yapılmış gibi görünen ve kıpırdamadan duran heykel adam oldu. Sigara yakarak bu duruşunu bozduğu an ise tam fotoğraflıktı.

Roma sokaklarında dolaşırken her an müzik duymanız mümkün. Bunun güzel yanı ise gürültülü kafe bar müzikleri değil, sokaklardaki canlı müzik dinletisi veren sokak müzisyenleri olması.

Roma’nın ara sokaklarında karşılaştığımız çok sempatik bir esnaf, fotoğrafını çekmemize izin verirken, yüzünden bu durumdan en az bizim kadar hoşnut olduğunu anlayabiliyorduk. Genel olarak İtalya esnafının yardımsever ve sıcakkanlı olduğunu söylemek mümkün. Fotoğraf konusunda her zaman ılımlı olmasalar da bunu anlayışla karşıladık, yalnızca izin alabildiğimiz ve fotoğraflamaya değer gördüğümüz insanlarla hem sohbet ettik, hem de anı yakaladık. Bu dünyalar tatlısı terzi ise bizce en akılda kalıcı olanlardan biriydi.

Roma’nın sokaklarında oldukça çeşitli yemek bulabiliyorsunuz. Ancak hamurişi ve tatlıya çok daha fazla düşkünler. Pizza, makarna, lazanya, tiramisu, dondurma, deniz ürünleri, peynir çeşitleri açısından oldukça zengin bir mutfak kültürüne sahipler. Bir pizzacıya girerken gözümüze ilişen mutfağını çekmek istedik, pizza ustası bize bir güzellik yaparak bu harika görüntüyü hediye etti.

Çeşitli mağaza ve dükkanların bulunduğu Roma’da her ne dükkanına bakarsanız bakın, çok sade bir tabela ve tek düze, dikkat çekmeyen, mütevazı bir tasarım görüyorsunuz. Tabelalarla, kağıtlarla, duyurularla, fiyat etiketleriyle görsel kirlilik oluşturulmadan, sade bir tasarım anlayışı benimsenmiş. Ancak yine de olumsuz bir tarafı var, bir dükkan yada mağazanın ne dükkanı yada mağazası olduğunu anlamak için kapısına kadar gelip içeri yakından bakmak gerekebiliyor.

Roma sokaklarının akşam ışıkları sayesinde ilhamımızı alıyoruz ve bisikletlileri izlemeye koyuluyoruz. Şehirde oldukça yaygın olan bisiklet trafiği, akşam saatlerinde de farlarını açıp trafiğe koyulan bisikletlilerle işlemeye devam ediyor. Bize de pan tekniğinden daha güzel bir seçenek bırakmıyor.

Roma’da Panteon’a giderken bir sokakta Pinokyo kuklaları gördük. İlgimizi çekti. İçeri girdiğimizde hemen hemen her şeyin pinokyo ile ilgili olduğunu fark ettiğimizde oldukça şaşırdık. Dahası, dükkanın bir tarafı atölye şeklindeydi. Geppetto’nun nerede olduğunu sorduğumuzda aldığımız yanıt şaka mıydı, ciddi mi bilemedik: “Geppetto Usta workshopta”.

Kiliseleri gezdikçe önceden farkında olmadığımız bazı gerçekleri fark etmeye başladık. Öncelikle kiliselerde sanat eserlerinin çokça bulunması, Hıristiyanlığın ruhanilikle sanatın ihtişamını bir araya ne kadar başarılı biçimde getirdiğini gösteriyordu. Bununla birlikte bir kiliseye başınızda şapka ile girmenin hoş karşılanmadığını öğrenmek de oldukça şaşırtıcıydı. Michelangelo’nın Musa Heykeli’yle karşılaştığımız kilise’de bunları öğrendik. Heykelin büyüleyiciliği ise sözle değil, ancak fotoğrafla anlatılırdı.

Venedik’in sabah saatlerindeki sisli hali görülmeye değer. Her ne kadar hava çok soğuk olsa da bu harika manzarayı izlemekasla kaçırılmaması gereken bir keyif. Elbette kameramızı doğrultup fotoğraflıyoruz, ancak burada bir fikir geliyor aklıma. Fujifilm makinelerde çekim öncesinde bazı kontrast ayarları yapabiliyorsunuz. Gölgeleri karartıp aydınlık alanları açarak yüksek kontrast değerine ulaştım ve renk doygunluğunu düşürdüm. Bu pozu oldukça eğlenerek ve zaman harcayarak çektim. Değdiği kanaatindeyiz.

Bu iki fotoğraf Venedik’in Burano adasına ait. Uzun pozlama ile kanal etrafındaki insanları görünmez hale getirdiğimiz bu iki fotoğrafta ilginç bir durum söz konusu. Çok farklı iki konumda bu kadar benzer iki fotoğraf ortaya çıkması bizi şaşırttı. Adanın en önemli özelliği ise sanıyoruz ki bu rengarenk evleri. Kendimizi bir film setinde gibi hissediyoruz.

Yorum Yaz

Please enter your comment!
Please enter your name here

Captcha *